SOHBETLER (2)1912

 

 

Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

 

Bu tarik ( yol = tarikat), ahlâk yoludur. Pir Tahi (k.s.) I lazretleri buyurdular ki: Bizim yolumuz (tarikatımız) İŞAR ve INSİBAG'dır, (yani kardeşini ihtiyaç ve menfaatte nefsine tercih etmek ve birbirinin boyasıyla boyanmak, güzel ahlâkını almaktır ) İşarda insibağ ve insibağda işar vardır. İsar'ın lügat manası seçmek demektir. Yüce Nakşibendî tarikatında işar şu demektir: Kardeşlerinin yolunda o derece fedakâr ola; o kadar ikram sahibi ola ki; hatta kardeşinin uğrunda canını dahi esirgemeye.

 

Kendi nefsinden ziyade kardeşlerine nimet sunar ve iltifat eder. Her cihetten kardeşlerini kendisinden öne çıkara. Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün "Ensar'dan iki eşi (hanımı) olan, bunlardan birisini boşasın, muhacirlerden bir kardeşine versin" diye emren buyurmalarıyla; iki evli olanlar bir hanımını boşadı ve muhacir (Mekke'den Medine'ye hicret eden ) kardeşlerinden biriyle nikahladı. Hz. İsmail (Allah'ın (c.c.) salatı ve selâmı Peygamberimize ve ona olsun) Efendimiz, kendisini kurban etmek hususunda can derdine düşmedi. "Canım Allah'a (c.c.) kurban olsun" deyip bıçağın altına yattı. Babasına "Allah'ın (c.c.) izniyle, beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Muhabbet yolunda canını, evlât ve iyalini, malını-emlâkını eda etmeye muktedir olmaya İŞAR denir. İNSİBAĞ'in lügat manası da bir şeyin boyasıyla boyanmaktır. Mürid olan, önce şeyhinin boyasına; sonra Yüce Allah (c.c.)'nin boyasına boyanınalıdır. O boya ile boyanırsa, asla zail olup silinmez

 

Döner-dolaşır; nereye gitse onu boyasından tanırlar. Tarikatta suluk eden kimse (SALİK) böylece boyandıkça, her şey de fani olup; "Dünya üzerindeki her şey fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi olan Allah'ın (c.c.) Zâtı bakîdir, kalıcıdır" mealindeki âyet-i kerimenin sırrı kendinde ortaya çıkarak her şey fani, sadece Allah (c.c)'in Zâtı bakî (ebedî) kalır. Çünkü insan kimi çok sever, muhabbet ederse; neyi görse o sevdiğini görür. Ama bu öylesine bir sevmek değil, âşığı olduğunu İsmail (A.S) gibi, Mecnun gibi sevmelidir.

 

Muhabbet ve aşk nefsin arzusunu yaktı; Mecnun'a Leyla'yı güzel gösterdi. Yoksa Leyla, siyah ve çirkin bir Arap kızı idi. Mecnun'a, "Mecnun, sen büyük bir âlimsin, bu somurtkan görünüşlü kıza neden bu kadar yanıp yakıldın?" dediklerinde: "Leyla'ya siz Mecnun gözüyle bakın" dedi. Muhabbet ve aşk bir adamın içinde olursa MUVAHHİD olur. Muvahhid'in de aslı budur: Nereye baksa Bir'i görür; dağı-taşı görür, Leyla'yı görür. Bunu, başından geçen kişi anlar; başından geçmeyen anlayamaz. Kör olan kişi, renklerin tarifinden ne anlayacak ki? Kalp her neye çok sevgi beslerse, göz onu görür. Haddizatında göz-kulak, duvar deliği gibidir. Zannetme ki o kulak duyar-işitir: kalp işitir, sonra kulak duyar.

 

Başlangıçta kalp gözü görür, sonra göz görür. Kalp hisseder; sonra el hisseder. Kalp gider; sonra ayak gider. Bu husus, muhabbetin acayip sırlarındandır. Bu muhabbetin sahibi, eşyadan daha başka bir ses, başka bir şada işitir. Başlangıçta gönül gözünün gördüğü gerçeği; daha sonra ise baştaki gözlerimizin gördüğünü; bir mecliste oturan bir adamın, oraya gelip gidenlerden ve cereyan eden sözlerden (bazen) asla haberdar olmadığıyla açıkça ortaya çıkar. Eğer o kişinin kalbi uyanık olsaydı, o meclisteki halleri kafadaki göz ve kulakla görür ve işitirdi. Demek ki kalbi dışarıdaki bir şey ile meşgul olduğundan, baştaki azaları hükümden düşerek duvar deliğinden farkları kalmamıştır.

 

İnsanda bu sır var ise, çan sesi o muhabbet sahiplerine "Allah! Allah!" diyor, bunu nasıl "Kiliseye gel" diye anlıyorlar? diye düşünür. Hz. Ali (Radiyallahu anhu ve kerremellahu vechehu) Efendimiz, musiki "Canım, canım; Pir Tagi (Tahi) (k.s.) Sultanım" diyor. Herkes, kendi kulağından dinler. (Yazarın notu: Mevlânâ Sâmî Erzincanî (k.s.) Efendimiz Hazretleri'nin bu "musiki" sözlerinden dolayı "musiki dinlemek haramdır, buyuruyorlar da, daha musikiden öyle işittimdi demeleri ne hikmettir?" denilirse; kendilerininki musikiyi kabul ederek dinlemek değil, tesadüfen işitip anlamaktır. Bülbülün sedası âşıklara hoştur, âşık olmayan için sadece "civ-civ" eder. İki adam, bir elinin ateşte (yangında) yandığını görür. Biri "Eyvah yandı!" der; diğeri ise "Ah keşke ben de maşuk yolunda böyle yansam; bunun gibi can versem!" der. Herkes bir sadayı kendi kulağından işitir, kendi gözünden görür.