MEVLÂNÂ ALAEDDİN ÂBİZİ
O da Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî ashabından... Âbiz isimli, Kohistan'a bağlı bir
köyden... Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinin intikalinden sonra Mevlânâ Cami
Hazretlerine devam eder oldu-
lar. Mevlânâ Cami kendisine büyük iltifatlarda bulunur ve onun tıynetini saf ve
pak toprağa benzetti. Mevlânâ Alâeddin Âbizi Hazretlerinin zahirî meşguliyetleri
küçük çocukları terbiye etmekti. Bu iş kendilerinin bâtınlarını peçelemek için
seçtikleri bir uğraşma...
*
Hikâye ediyorlar :
— Sultan Ebu Said Mirza zamanında Hoca Ubeydullah Taşkendî Hazretleri Heri'yi
şereflendirdiler. O vakit kendilerine tazimlerini arzetmeğe gittim. «Kimsiniz,
neyle meşgulsünüz?» diye sordular. «Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî fukarasından bir
fakirim; küçük çocuklara muallimcilik etmekteyim.» dedim. Dediler: «Muallimcilik
diyerek işini hor görme! Mektep hocalığı büyük bir iştir ve onun bir çok fayda
ve nimetleri vardır.» Ondan sonra Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinden bahsedip
aralarındaki yakınlığı anlattılar ve bu fakire teveccühlerde bulundular.
*
Hikâye ediyorlar:
— Hâlimin başında Herat'ta ilim tahsiliyle uğraşıyordum. Mevlânâ Hazretlerini
tanıdıktan sonra okumak ve ilme çalışmak bahsinde içimi bir fütur kapladı.
Tahsilimi tamamiyle bırakmak veya arada sırada devam ettirmek hususlarında
tereddüde düştüm, içimde bu his, bir gün şehirden dışarıya çıktım. Gide gide
Mîr Finiz Şah medresesine ulaştım. Medresenin cemaat odasına girip, arkamı
mihraba vererek oturdum. Birden, mihrabın köşesinden bir ses geldi: «İlmi bırak
ve rahata kavuş!» Bana bir hâl oldu. Dışarı çıktım ve kır tarafına yöneldim,
îçinde Necmeddin Ömer isimli bir divanenin yaşadığı bucağa kadar uzandım. Birden
divane karşıma çıktı. Kendi kendisiyle konuşuyordu. Su divanenin yanına gideyim
de bana ne söyler, göreyim... Diye düşündüm. Yanına gittim. Ne dese iyi? «Biraz
evvel sen medresenin mescidindeyken sana, ilmi bırak ve rahata kavuş, diye
seslenmedim mi?. Hayretten dondum. Her şeyi bırakmak, her alâkadan çözülmek
dâvası bana galip geldi. Hemen oradan Mevlânâ Hazretlerine seğirttim.
Kendilerini, kimsesiz bir camide, izbe bir noktada murakabeyle meşgul buldum.
Huzurlarında sessizce diz çöktüm. Mübarek başlarını kaldırdılar ve buyurdular :
«Bırak ve ferahla!» Ve devam ettiler : «Verimi olmayan tahsili bırakıp topyekûn
bu nisbeti elde etmeğe bak!...» Artık benden tereddüt büsbütün kalktı. Bütün
gücümle «Hâcegân» yoluna gönül bağladım.
*
Hikâye ediyorlar :
— Mevlânâ Hazretleriyle birlikte Hoca Şemseddin Mehmed'in vaaz meclisine gittik.
Arkalarında oturmamı emrettiler. Benim, vaaz sohbet ve sema' meclislerinde,
elimde olmadan nâra atmak âdetimdi. Hoca minbere çıkıp İlâhî esrardan bahsetmeğe
başlayınca kendimden geçer gibi oldum ve nâra atmak ihtiyacına düştüm. Fakat
sesim çıkmadı. Aynı hâle bir kere daha düştüm. Bütün kuvvetimle çığlık koparmak
isterken yine sesim çıkmadı. Bu hâl üçüncü defa olunca anladım ki,.Mevlânâ
Hazretlerinin tasarrufu altındayım. Beni koruyup nârâ atmaya bırakmıyor.
Kendilerine bir göz attım. Gördüm ki, murakabe halindeler ve istiğraka varmış
bulunuyorlar. Bu defa bana başka bir hâl oldu. Uç kere üstüste narayı bastım.
Meclis nihayete erdi ve dağıldık.
*
Hikâye ediyorlar :
— Nâra atmak âdetim konuşulurken buyurdular : «Tez zamanda bu nâra âdeti seni
bir yalnızlık köşesine çekse gerektir.» Yâni «Bir hâl olduğu zaman bastığın
çığlıklarla halkı rahatsız etmemem için uzlet bucağına çekilmen lâzım...» O
sıralarda hastalandım. Zaafım bir dereceye vardı ki, harekete mecalim kalmadı.
Dostlarım o gece benim öleceğime hükmettiler. Ben de düşündüm ki, Mevlânâ
Hazretlerinin uzlete çekileceğimi beyan buyurmalarına rağmen henüz dedikleri
olmadan ölüme nasıl kanî olabilirim? Bir aralık bana bir dalgınlık geldi.
Uyumuşum... Rüyamda Mevlânâ Hazretlerini gördüm. Bana bir duâ telkin ettiler.
Uyanır uyanmaz bu duayı dudaklarımda buldum. Sabahleyin üzerimde hastalık diye
hiç bir şey kalmamıştı. Abdest alıp namazımı hafiflikle kıldım. Ondan sonra da
uzlete çekildim.
*
Hikâye ediyorlar :
— Mevlânâ Hazretleri, bana «nefy» ve «ispat» yoluyle zikir telkin ettikleri
zaman buyurdular : «Allah'ın bütün eşyayı muhit (kuşatıcı) olduğuna itikat etmek
lâzımdır.» Zahir âlimlerinin bu ifadeye bir tevil bulmaları ihtiyaciyle bu
sözden irkildim, korktum. Mevlânâ Hazretleri korkumu anladılar ve devam ettiler
: «Zahir ehli, Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşatıcı olduğunu söylemişlerdir.
Nitekim Allah'ın her şeyi muhit olduğu âyetiyle beraber, her şeyi ilmiyle muhit
olduğu mealinde bir âyet de vardır. Bu mertebeye itikat ise şarttır.» Bu izahtan
hoşlandım ve ferahladım. Mevlânâ Hazretlerinin hizmetlerine vardığım başka bir
günde de şu hitaplarına hedef oldum : «Mevlânâ Alâüddin. çaresiz, ihatanın Zat
ile olduğuna inanmak lâzımdır! Tahkik ehlinin itikadı da budur!»
*
Reşâhat sahibi :
— İhata bahsinde hüküm şöyledir : Büyük tahkikçilere göre ihata iki türlüdür :
Zatî ve sıfatı, yani zat ve sıfatla kuşatıcılık... Zatî ihata da iki kısımdır :
Birincisi, zatın, kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz olarak bütün eşya ve zerrelerle
beraberliğidir ki, Hak bu hakikati «Allah her şeye muhittir.»
Mealindeki âyetle bildirmiştir, ikincisi, ihtisas ve hususiyet belirten bir
maiyet, yani beraberliktir ki, o da mahzun olunmamasını emreden ve Allah'ın
muhsinlerle birlikte olduğunu kaydeden âyetle işaretlidir; ve bu maiyet,
yakınlık, en yüksek derecedekilere mahsustur. Sıfâtî maiyet ise, herkesçe
bilindiği ve anlaşıldığı gibi, ilim ve kudret cihetindendir. Ona da «Allah her
şeyi ilmiyle kuşatıcıdır» mealindeki âyet delâlet eder. Allah'ın her şeye
kaadir olduğu mânasını taşıyan ilâhî fermanlar da aynı hakikati belirticidir.
Mevlânâ Hazretlerinin maksudu, her halde, zatî maiyetten birincisi olsa gerek...
Mevlânâ Alâeddin'in Şeyh Abdülkerim Yemeni Hazretleriyle yakın alâkası olmuştur.
Yemenî'li Şeyh Abdülkebir, başlangıcında Arap ve Acem diyarlarında seyahat
edermiş. Yirmi yıl seyahatten sonra Harem'de mücavir olmuşlar... O asırda,
mübarek topraklardan gelip geçenlerin uğrağı imişler... Mevlânâ Alâeddin de
Harem'de mücavirlikleri sırasında kendileriyle sık sık temasta bulunmuşlar...
Şeyh, Mevlânâ'ya soruyor :
— Zulüm nedir?
— Bir şeyi lâyık olduğu yerin gayrine koymaktır.
— Hakkı anacak yer gönüldür. Ona Hakk'a gayr olanı koymak zulümdür.
. Şeyh soruyor:
— Zikir ne şeydir ?
— Tevhid Kelimesidir.
— Bu zikir değil, ibadettir.
— öyleyse nedir, siz söyleyiniz!
— Zikir, bilinmesi mümkün olmadığının bilinmesidir. Şeyh buyuruyor:
— Bilgisizliğe yönelmek ve namaza «marifetini bilmekten âciz olduğum Allah'a
ibadet ederim!» diye niyet etmek lâzımdır.
*
Bir gün Mevlânâ Hazretlerine, hayatlarında hiç görmedikleri bir hâl oluyor.
Bütün keyfiyet ve kemmiyet şuurunun üstünde, kendinden kaybolma hâli...
Karşılarında Mevlânâ Sadeddin Hazretleri tecelli ediyor ve diyor ki:
— Aman, bu hâlini koru, sıkı tut! Şeyh Abdülkebir'in «Bilgisizliğe yönelmek»
dediği işte bu hâldir!
*
Hikâye ediyorlar :
— Harem'de mücavir bulunduğum zaman gönlümü Kâbe'ye öyle kaptırmıştım ki, başka
hiç bir yerde karar edemez olmuştum. Bir gün tavaf esnasında rüzgâr çıkıp Kabe
örtüsünü araladı ve duvardan bir kısmını açtı. Bana öyle bir hâl oldu ki, çığlık
basıp yere yığıldım. Aklım başıma gelince kalkıp Şeyh Abdülkebir'e uzandım.
Hâlimi anlatmaya kalmadan dediler : «Ey yabancı! Kâbe ile ne işin var?» Ben
ağlayarak, şeyhten gönül y ölüyle imdat isterken buyurdular : «Onu tahsis ederek
Kabe'de göremezsin! O hiç bir hadde sığmaz. Böyleyken dağda, taşta, semada,
yerde, toprakta ve kerpiçte mevcuttur. Belki onların küllî ifadesi odur. Onlar
kendileriyle yoktur, Hakk'ın kayyum oluşuyla kaimdir. Evvel odur, âhir odur,
zahir odur, bâtın odur; ve o, Allah'tır ki, ondan başka hak mabut yoktur!» Şeyh
Hazretleri bunları söylerken mübarek elleriyle işaret ettikleri şeyleri görür
gibi oluyor ve Kabe'de şahit olduğum hakikati bunlarda da okuyordum. Şeyhin
teveccüh ve iltifatları sayesinde cihet ve istikamet kaydından kurtuldum.
*
Reşahat sahibi:
— Mevlânâ Alâeddin Hazretleri o sırada zevkî ve zatî tecelli makamına
erişmemişlerdi. Zira bu makama erişende hususiyet, her şeyde mutlak güzelliği
görmektir. Sûrî kayıtlar ise bu müşahedeye mâni değildir. O, hiç bir şeyde
Hakkı hudutlayamaz ve güneşle zerreyi, derya ile damlayı bir tutar.
ŞİİR
Neye baksa cemal-i yân görür,
Hicr içinde visal-i yârı görür.
Böylelerine, Kur'an'da bahsi geçen «Allah'ın vechi» sırrı açılır. Bu mertebeye
erişen de hakikat güneşi, imkân âlemini dolanıp başka bir âleme geçer. Bu
mertebeye erişen görür ki, hakikat güneşinden başka bir şey yoktur; ve bilir ki,
imkân zulmetinin vücudu, hakikat güneşinin görülmemesinden ibarettir. «Mâsivâ
-dış âlem» in zuhuru ise Allah'ın «Bâtın» ismiyle belirişine alâmettir. Nur ile
zulmetin bir araya gelmesi muhal; ve ikisi de asıl iki vücut ispatı olamaz bir
hayaldir.
*
Hikâye ediyorlar :
— Şeyh Abdülkebir Hazretlerinin meclislerine girdim. Harem seyyidleri, şeyhleri,
âlimleri ve fâkihlerinden, meclislerinde pek çok kişi vardı. Şeyh Hazretleri
ilâhî maariften söz ediyorlardı. Fâkih geçinen ve Allah ehli ile olanların
kelâmlarını inkâriyle tanınan kaba bir insan şeyh hazretlerine itiraz etmeğe
yeltendi. Mecliste bulunanlardan biri onu dürterek «sus!» diye ihtar etti. Adam
mukabele etti : «Eğer şeriat ve akıl dışı konuşursam bana mâni olunuz! Fakat
sözlerim meşru ve makul ise mâni olur musunuz?» O zaman Şeyh Hazretleri bana
döndüler : «Ey yabancı, beni bu adamdan kurtar!» Yüzsüz adam ağzını açtı ve
şeyhe hitap etti : «Ben size zulüm ve sitem mi ediyorum ki, kurtulmak
istiyorsunuz?» Şeyh Hazretleri adama hışımla bakarken o devam etti : «Söylediğiniz
bir sözden bana şüphe düştü. Cevap istiyorum! Bu derecede mübalâğanın ne mânası
vardır?» Şeyh hazretleri aynı hışım ve gazap içinde «Şüphen neymiş? Söyle!»
buyurdular. Adam ağzım açamadan yüzüstü düştü. Bir kilim getirip kaba adamı
içine koydular ve dışarı çıkardılar. Şeyh hazretleri geçtikleri hususî
dairelerinden henüz dönmemişlerdi ki, adam, kilimin üzerinde can verdi. Bir
başka gün Şeyh hazretlerini ziyarete gitmiştim. O fâkih geçinen adam hakkında,
hatırımdan şunlar geçti : Allah ehli, kerem ve mürüvvet sahipleridir. O adam ise
bunların . bâtınlarından gafil, kaba bir kimse... Affetseler olmaz mıydı? Şeyh
hazretleri bu düşüncemi cevaplandırdılar : «Ey yabancı, iki yüzü keskin bir
kılıcı kabzasından duvara sağlam şekilde iliştirseler; birden çıplak bir gafil
gelip bağrıyle ve bütün kuvvetiyle o kılıca abansa, kılıcın bunda ne günahı olur?.»
* Şeyh Abdülkebir Hazretleri, Mevlânâ Alâeddin'e soruyor :
— Sizin şeyhiniz, huzursuz olduğu vakit size ne derdi? Cevap verdim :
— «Yanıma geldiğiniz zaman kendinizi toplayıp Allah'ı biliyorsunuz. Benden
uzaklaştınız mı unutmayın ki, ayrı düşmeyesiniz!» derdi.
Sordular:
— Ya siz ne karşılık verirdiniz?
— Sükût ederdik.
— Ne kadar da himmetsiz etmişsiniz! «Biz Allah'ı bilemeyiz, seni biliriz!»
demeniz gerekirdi.
* «Reşahat» sahibi :
— Bazı büyükler demişlerdir ki: «Mürit, aynasında kendini görür ama şeyhinin
aynasında kendini görmez.» Semerkant'ta, Hoca Ubeydullah Hazretlerinden işittim.
Buyurdular ki : «Ben hayattayken siz Allah'ı göremedikten sonra ya ben öldükten
sonra ne yapacaksınız?» Şeyh Abdülkebir'in de sözünü bu mânada anlamalı... Şeyh
Hazretlerinin bu sözden muradı, Allah'ı esas bakımından bilmemek, tanımamak ve
İlâhî marifeti küçümsemek değil, müride yönelme yolunu göstermek ve onu bu yolda
sabit kılmak maksadına bağlıdır. Ariflerin rehberi Emîr Hüseyin Hazretleri
eserlerinde derler ki : «Mürid, mürşide yönelişinde fânî olmalı ki, ona pîr
yüzünden bâtın ilmi fetholunsun...» İstekli, isteğini ancak pîr yolundan
devşirmeğe çalışırsa muradına erer. Meselâ Kâbeye gitmek isteyen, onun yoluna
girmeyip kendine göre bir yol tutturursa hiç bir türlü muradına ulaşamaz. İmdi;
Allah'ın rızasına yol, ancak şeyhin maşıdır, diye bellemeli ve ona göre
davranmalı... Hakka eriş ve Hakk ile vuslat, şeyhin gönlünden geçer. Hakikatte
Allah'ın evi Şeyhin gönlüdür. Her şeyi kapısından geçerek bulmak lâzımdır.
Allah, her muradı bahşetmeğe kaadir iken her şeye bir kapı koymuştur. Oranın
kapısı çalınmadan ve oradan geçmeden olmaz, işte, şeyh Abdülkebir
Hazretlerinin «Biz Allah'ı bilemeyiz, seni biliriz!..» Demelerindeki hikmet de
bu inceliğe bağlıdır. Bu söz «Allah'a ermenin kapısı sensin! Eve kapısından
girilir!» manasınadır. Müride muradının yolunu gösteriyor.
*
Mevlânâ Alâeddin Hazretlerinin sözleri iki kısımdır : Biri, Mevlânâ Sadeddin
Hazretlerinden naklettikleri, öbürü de hassaten kendi sözleri... İşte Mevlânâ
Sadeddin'den naklettikleri.
Mevlânâ buyurdular :
— Biz yoktuk, Allah vardı. Biz olmayacağız, o, olmakta daim... Şu anda da biz
yoğuz, o var...
Mevlânâ buyurdular :
— Sizi mezarda takip etmeyecek olan her şeyle alâkanızı kesiniz!
Mevlânâ buyurdular:
— Dervişliği, elenmiş ve üzerine biraz su dökülmüş toprağa benzetip ne üzerine
basanın ayağını inciteceğini, ne de ona toz konduracağını söyleyenler,
dervişliğin kendisini değil, sıfatını tarif etmişlerdir. Dervişlik Allah ile
olmaktır.
Mevlânâ buyurdular :
— Zikir mi üstündür, Kur'an okumak, şu mu, bu mu diye çekişmeğe ne lüzum var!.
Üstün olan, Allah ile olmaktır. Mevlânâ buyurdular :
— Allah ile olan bilfiil cennettedir; ondan gafil olan ise, o anda bile
cehennemde...
Mevlânâ buyurdular :
— Şu, teşbih, misvak vesaire, züht ve takva eşyasiyle donanmış insanı
görüyorsunuz ya; ahret ehli dünya ehlinden nasıl tiksinirse, Allah ehli de ahret
ehlinden öyle nefret eder.
Mevlânâ buyurdular:
— Hazır olun ki, yâr, aynın aynıdır. Mevlânâ buyurdular :
— Vallahi, dost, elinize yapışıp, kendisini aratmak için sizi kapı kapı
gezdirir.
Şimdi kendi sözleri...
Buyurdular :
— İstekliye üç şey lâzımdır: Birincisi her an abdestli olmak... ikincisi
nisbeti sımsıkı korumak... Üçüncüsü yiyip içmekte ihtiyat göstermek...
Buyurdular :
— Ulular «Allah'tan başka ilâh yoktur» mânası üzerinde demişlerdir ki: Zikir
edici, sülük derecelerinde, bazan «Allah'tan başka mabut yoktur» der, bazan
«Allah'tan başka maksut yoktur» der, bazan da «Allah'tan başka mevcut yoktur»
der. Allah yolunda ilerlemeğe başlarken «Allah'tan başka ilâh yoktur» denildiği
zaman, ondan başka mabut olmadığını da fikir etmek gerektir, ilerleme yolunda
«Allah'tan başka maksut yoktur» ölçüsü gelir. Yolu bitirip «Allah'ta seyr»
eşiğine ayak basmadan «Allah'tan başka mevcut yoktur» fikri küfürdür.
Buyurdular:
— Sünneti kendisine farz edinmeyen her isteklide dîn eksiktir. Bazı sünnetler
Allah'ın Resûl'üne farz kılınmıştı. Bütün zahir ve bâtın safası, Allah'ın
Resûl'üne uymaya bağlıdır.
Buyurdular :
— Bu yola nisbet ve bağlılık ne çalışmakla olur, ne de çalışmamakla... Eğer
kabil değilse çalışmakla olmaz. Kabil ise çalışmamakla olmaz. Yani kabiliyetle
gayreti bir araya getirmek icap eder.
Buyurdular :
— Bu yolun bağlılarından birini iyi bir işi dolayısiyle övseler ve bu övülüş
onun hoşuna gitse, bu hoşlanmaktan nefse düşecek karanlık, mahremlerinden
biriyle zina etmesinden eksik olmaz. Mahremiyle zina etmek Hak yoluna ne kadar
mâni ise bu do o kadar mânidir.
Buyurdular :
— insan oğluna düşen mükellefiyet, mevcutlardan hiç birine düşmemiştir. Resmî
tâat ve ibadetle iş bitmez. Kulluğa sımsıkı yapışmak ve söz söylemekte, etrafa
bakınmakta ve yemek yemekte fevkalâde ihtiyat lâzımdır.
Buyurdular :
— Bu yolda, isteklinin, ne dünya, ne ahret, ne nefs, hiç bir şey gayesi
olmamalıdır. Eğer bunlardan biri gayesi olacak olursa, bu bir alâmet teşkil eder
ki, o ilâhî marifet için yaratılmamıştır, sadece cennet veya cehennem için
yaratılmıştır.
Buyurdular:
— Bu âlemdeyken kendinden kurtulamayanın ruhu kabirden kurtulamaz. Bu söz
Muhiddin-i Arabi Hazretlerinindir ve ilk öğrendiğim zaman bana giran gelmiştir.
Ben bu sözü Mevlânâ Cami hazretlerine naklettim ve müminlerin çoğu
nefislerinden kurtulamaz, nasıl olur, diye dert yandım. Mevlânâ Cami Hazretleri
«îman ile gidenin ruhu neticede kabirden süzülecek bir geçit bulur ve oradan
geçip gider» buyurdular.
Buyurdular :
— Müslümanlık, teslim olma işidir. Teslim olmuş bir müslüman, boynuna iblis gibi
bir lanet halkası geçirilse, Allah'ın kendisine lâyık gördüğü şeyden, imanından
nasıl razı ise öylece razıdır. Sadık kul, Hakk'ın kazasından razıdır, kendi
fiilinden değil...
Buyurdular :
— Bir kimseye bir musibet, eriştiği vakit eğer nefsi besili
ise müteessir olur, ıstırap çeker. Eğer o, kendi kendisinin kulu değil de
Allah'ın kulu ise teessür ve ıstırap duymaz. Buyurdular :
— İçinde aşk acılığı olmayana bu yol haramdır.
Buyurdular :
— Bu yolda «Huş der dem» ölçüsü öyle bir asıldır ki, bir ânı gafletle geçenin
günahını küfre kadar götürürler. Şeyh Feridüddin Attâr hazretlerinin bazı
mısraları bu hakikati pek güzel belirtir :
ŞİİR
Yardan bir ân gaflet gösteren,
Gizli küfre ayak basar oldu.
Buyurdular :
— Mevlânâ Ebu Yezid Buram söylemiştir : «Avam için günahtan kaçmak nasıl vacip
ise, havas (yüksek tabaka) için de gafletten kaçmak öyle vaciptir. Avam (aşağı
tabaka) nasıl günahlardan sorguya çekilirse, yüksek tabaka da gafletten
suçlandırılır.
Buyurdular :
— Bir sohbet halkasında kim kuvvetliyse öbürlerini kendi turuna çeker. Zira
hüküm galibindir. Terazinin kefesi gibi... Ağır gelen taraf öbür tarafı
kaldırır. Arifin himmeti şöyle gerektir ki, bütün bu âlemi peşine takıp kendi
turuna çekebilsin, onları kendi rengine daldırabilsin...
*
«Reşahat» sahibi :
— Yukarıda, Mevlânâ Alâeddin Hazretlerine ait sözler, Hoca Ubeydullah Taşkendi
Hazretlerinin mübarek el yazılariyle bir kitabın içine yazılmıştı. Onları
gözümle gördüm. Şu ibare de vardı : «Sultanlığın kemâli, yüksek ve aşağı bütün
tebaasına kendi elbisesini giydirmesidir. Şöyle ki, nazarı kime değse
kendisinden başkasını görmemeli, bağlıları da padişahlarının kemâl ve
renklerinden başka kendilerinde bir şey kabul etmemeli...
*
Buyurdular :
— Nâra atmak gaflet alâmetidir. Sâlik, mânaya erip huzura kavuşacak olursa nâra
atmaz. Eğer huzuru muhafaza edebileydi hiç ses çıkarmazdı. Nâra atan kimse,
ateşe atılan yaş ağaca benzer. Yaş olan seslenir, kuru ağaç sessiz, sedasız
yanar.
Buyurdular:
— Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretleri «Kazananları Allah sever» ölçüsü üzerinde
şöyle demişlerdir : Kisb, yani kazanmaktan murat, îlâhî rızayı kazanmaktır.
(Para kazanmak değil...) Allah ne dilerse ondan razı olmak... îlâhî rızayı
kazanmanın yolu budur. Ve nihayet son kazanç, gerçek «fena» ile fânî olmaktır.
Buyurdular :
— Aşağı tabaka, Allah'ı, halk ile anlayıp bilir. Yüksek tabaka ise, halkı Hak
ile tanıyıp bilir. Halk tarafından «havas»a bir kapı açılmıştır. Görmüşlerdir
ki, halkın topyekûn akışı o kapıyadır.
Aşağı tabaka halk, müesserin vücudunu eserden çıkarırken, yüksek tabaka, eseri,
müesserle izah eder. Avam, nasıl kendi vücudunu bilmekte muztar ve mazur ise,
havas da, Allah'ın vücudunu bilmekte ve her şeye takdim etmekte öyle muztar ve
tam hakikat üzerindedir. Halk, kendi dâvasında şekke düşse olur; fakat Hak
yolcuları, iman ve ikrarlarında şekke düşemezler. Zira hükümlerinde vicdanî ve
hakikidirler. Nitekim Sıddîk-i Ekber Hazretleri buyurdular : «Hiç bir şey
göremem ki, daha evvel Allah'ı görmemiş olayım...»
En üstün imanın fert için, Allah'ı kendisiyle bilmek olduğuna dair bir hadîs
okuyup dediler :
İdrâkî olana bu talim kâfidir.
*
Buyurdular :
— Bir gün şuhudî (dış dalâletlere bağlı) iman zahir hâllerinden midir, batin
hâllerinden mi, diye uzun uzun düşündüm. Yoldan geçenlerden biri, ben bu düşünce
içindeyken dedi ki: «Kula göre bâtın hâllerindendir; Allah'a göre de zahir
hâllerden... Zira kul bu hâlde hakikati kendi bâtınında arar, Allah ise ona
isim ve sıfatlariyle tecelli eder.
* Hoca Ebûlvefa Harizemî hazretlerinden bir rubai okudular:
ŞİİR
Hakkın bazı zuhurları bâtıl olunca Bâtılı inkâr cahilin olur.
Topyekûn vücudat gayrini görmek Olsa olsa gafilin olur.
Ve buyurdular :
— 40 yıldır bu rubainin hikmetine iman getirmiş bulunuyorum. Zira
delikanlılığımda bir gece, kötü bir iş niyetiyle evden çıkmıştım. Köyümüzde
gayet zalim ve kötü bir zabıta memuru vardı, herkes ondan «elaman!» diyor ve çok
korkuyordu. Gece içimde kötü niyet, ilerlerken birdenbire, kendisinden daha kötü
bir kılık ve tavırda bu adamı gördü», irkildim ve korktum. Kötü niyetimi
işlemeğe bende mecal kalmadı, döndüm. O zamandan beri anladım ki, bu âlemde,
kötülerden bile iyiliğe vesile olanlar bulunurmuş...
ŞİİR
Bâtıla, kendi tavrından ötürü hor bakmayın!
Onda Hakk'ın zuhuratı bulunabilir.
Buyurdular :
— Ağzına helva verenle ensene tokat atan arasında fark gözettikçe, sende Tevhid
tamam değil demektir.
Buyurdular :
— Bir gün Mevlânâ Câmi Hazretlerinden sordum : Allah'ım bizi kendinle meşgul
eyle gayrinden» mealindeki duanın, gayr diye bir şey olmadığına göre ne
kasdettiğini anlamak istedim. Dediler ki: «Orada hitap Zat'a aittir; bizi
gayrinden, yani sıfatların ve fiillerindense Zat'ın ile meşgul eyle demektir.»
Buyurdular :
— Hüseyin bin Mansur ki «Hak benim?» dedi, kendi hakikatini kasdetti; «Ben
sizin rabbinizim!» diyen Firavun ise kendi suretini ortaya koydu. Eğer Firavun
kendi hakikatini anlasaydı onun da «Ben» demesi makbul olurdu.
Buyurdular :
— Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, yüzümü taşa ve duvara çarpıp çığlık
koparmaya başladım. Vücudun zerrelerinden her biri sevgilinin yüzünde bir
benektir ki, onun güzelliğini arttırır.
ŞİİR
Her kimin zerrece vücudu olur,
Gördüğü zerreye sücudu olur.
*
«Reşahat» sahibi :
-— Mâverâünnehr'den gelmiş ve Mevlânâ Hazretlerinin ziyaretlerine can atmıştım.
Gördüm ki, Mevlânâ Alâeddin Hazretleri iki ilim isteklisiyle karşı karşıya...
Talebeleri karşılarına oturtmuşlar, kitap okutuyorlar. Mevlânâ Hazretleri de
dikkatimi çekti : Mevlânâ Hazretleri gözleriyle kitabı takip ederken
gönülleriyle başka bir alemdeler... Hatırımdan, bu nasıl ders vermektir, diye
bir his geçti. Hem ders okutsunlar, hem de kendileri orada olmasınlar?. Mevlânâ
Hazretleri içimden geçenleri okuyarak gülümsediler ve bana dediler : «Dostlarıma
her ne kadar ders vermekte mazur olduğumu, bu işe muktedir olmadığımı
söylüyorsam da bana inanmıyorlar. Bari siz söyleyin de inansınlar!»
*
Mevlânâ Hazretlerinin büyük oğullan Mevlânâ Gıyaseddin Ahmed ki, Mevlânâ
Sadeddin Kaşgarî hazretlerinin sohbeti şerefine erişmiş yüksek bir ilim
adamıydı; şöyle anlatıyor :
— Bir yaz gecesinde, yatsı namazından sonra uyumak üzere dama çıktım. Ayın ilk
günleriydi. Biraz ay aydınlığı... Evimize bitişik bir köy evi vardı ki, bomboş
görünüyordu. Bu evde hiç bir ses, hareket ve ışık yoktu. Birden bir ses duydum.
Ses, bomboş görünen komşu evden geliyordu. Merak ettim. Boş evde ne oluyor diye
su kenarından komşu eve baktım. Karşı karşıya oturmuş iki gölge hâlinde
birbiriyle konuşan bir erkekle bir kadın gördüm. Fazla bakmadan yatağıma girip
uyudum. Sabahleyin namazımı kılıp pederim Mevlânâ Alâeddin hazretlerine gittim.
Karşılarına oturur oturmaz dediler ki : «Komşu damına bakıp içindekileri
seyretmek caiz değildir. Yandaki evden duyduğun sesin ne olduğunu anlamaya
çalışmak senin ne vazifen?..» O günden sonra anladım ki, bu taifenin görüş
sahası, nazarlarının değdiği yerlerden çok uzaklara, karanlıkların dibine kadar
nüfuz ediyor.
Mevlânâ Hazretlerinin büyük oğlu Mevlânâ Gıyaseddin Ahmed'in, babasına ait,
kendi suçlarını uzaktan tesbit ettiğini gösteren daha nice hatırası var...
*
Bir kâğıt parçasını uzatıp, birkaç kere çektiği ve sonra verdiği bir gencin
içine nasıl ateş düştüğüne ve artık Mevlânâ'nın eteğini bırakamaz olduğuna dair
yıkıcı bir menkıbe...
*
Mevlânâ Hazretleri ölüm hastalıklarında beş ay kadar yatakta kalıyorlar.
Ebediyete göçeceklerini yatağa ilk girişlerinde haber veriyorlar. Sonra bir saat
kadar susup birden «Allah var!» diyorlar ve peşinden var kuvvetleriyle «Allah!»
diye haykırıyorlar ve buyuruyorlar : «Hayalî Rabbe tapmayıp var olan Allah'a
tapınız!»
892 yılı Cemaziyelâhir ayının ortalarında bir cumartesi günü vefat ediyorlar.
Kabirleri, Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin mezarı yanında...