MEVLANA SADEDDİN KAŞGARÎ
BAŞLANGIÇTA ilim tahsiline düşmüşler ve ellerdeki bütün kitapları okumuşlar.
Muhitleri kalabalık ve kendileri zengin... Tasavvuf yoluna girmeği murat
edinince her şeyi bırakmış ve tam bir tecride düşüp Mevlânâ Nizameddin
Hazretlerine kapılanmışlar...
Büyük oğullan anlatıypr :
— Babam yedi yaşındayken babası onu alır ve beraberinde sefere çıkarırdı. Büyük
babam ticaretle uğraştığı için sık sık seyahat eder ve uzun zaman bir yerde
kaldığı görülmezmiş... Bir gün, katıldığı bir seferde, babam, kendisiyle yaşıt,
fevkalâde güzel bir çocuk görüyor ve ona büyük bir sevgiyle bağlanıyor, bir
gece indikleri kervansarayın bir odasında birbirlerinin yanında uykuya
dalıyorlar. Mumlar sönüp herkes uyumaya başlayınca babama, muhabbet bağladığı
çocuğun elini, yüzüne ve gözüne sür-
mek arzusu geliyor. İçinde bu arzu, tam elini uzatacağı zaman görüyor ki, odanın
bir köşesi yarılmış, oradan heybetli bir kimse çıkmış, elinde şamdan
ilerliyorlar, babama doğru bir nazar atıyor ve tek kelime söylemeden karşı
tarafa geçiyor, orası da yarılarak geçip gidiyor ve oda tekrar karanlığa
boğuluyor, babam bu tecelliden öyle sarsılıyor ki, bir an evvelki arzudan
içinde hiç bir eser kalmıyor ve haşyetle dolarak uyumaya çalışıyor.
*
Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretleri 12 yaşındalar ve yine babalariyle birlikte
seferdeler. Bir gün kervansaray kapısında otururken görüyorlar ki, bir alay
bezirgan orada birbiriyle hesap görmekte ve çekişmekte... Çekişmeleri öyle
uzamış, dallanmış, budaklanmış ki, çocuk Mevlânâ Hazretlerine birdenbire bir
gözyaşı hücum etmiş ve yüksek sesle ağlamaya başlamışlar. Bezirganlar bu
yüksek sesle ağlayıştan hayrette... Çocuk Mevlânâ'ya sormuşlar :
— Sana ne oldu ki, böyle, durup dururken, hiç sebep olmaksızın hüngür hüngür
ağlamaya başladın?
— Sizin yüzünüzden, demiş Mevlânâ Sadeddin Kaşgari "Hazretleri; sabahtan beri
buradayım,-aranızda hırs yüzünden çekişme ve dalaşmadan başka bir şey görmedim.
Bir an için olsun Allah'ı düşünmediniz ve anmadınız! Size acıdığım için
ağlıyorum!
Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretleri kendilerini bir müddet ilme verdikten sonra
büyük marifet cazibesine kapılırlar ve Mevlânâ Nizameddin Hazretlerinin hizmet
ve sohbetlerinde yıllarca pişiyor, gelişiyorlar.
Arada, şeyhlerinin müsaadesiyle Hicaz seferine çıkmışlar... Horasan'a geliyorlar
ve Herat'ta asrın şeyhlerinden Seyyid Kaasım Tebrizî Hazretlerine, Mevlânâ Ebu
Yezid Pûrânî Hazretlerine, Şeyh Zeynüddin Hâfî Hazretlerine, Şeyh Bahaeddin
Ömer Hazretlerine rastlıyorlar.
Seyyid Kaasım Hazretleri hakkında fikirleri :
— Âlemdeki yüksekliklerin ve bütün evliya hakikatlerinin toplayıcısı...
Mevlânâ Ebu Yezid Pûrânî hakkında
— Allah'tan başka hiç bir şeyle işleri yoktur; ve nazarlarında, vâki olan her
şey Allah'ın kârıdır.
Şeyh Bahaeddin Ömer hakkında :
— Aynaları Allah'a karşıdır ve zattan başka hiç bir şey nazarlarına değmez.
Şeyh Zeynüddin Hazretlerini de şeriat anlayışlarındaki derinliğiyle överlermiş.
Buyuruyorlar :
— Hâlimin başlangıcında Herat'a gelmiştim. Bir gece rüyamda beni yüksek bir
toplantıya götürdüklerini gördüm. Orada Herat'ın bütün evliyası hazırdı. Beni o
toplantıda iki kişi müstesna, herkesin üstüne geçirip oturttular. O iki kişinin
biri Abdullah Tâki, öbürü de Hoca Abdullah Ensârî idi. O rüyadan uyanınca
kendimde mağrur bir soğukluk hissi duydum. Gece yarısı kalktım ve o soğukluğu
gidermek için bir çare aramak üzere dört dolaşmaya başladım. Birdenbire
ayağımda müthiş bir sızı duydum. Bir akrep ayağımı sokmuştu. Sabaha kadar feryat
ettim ve o aci ve zahmet yüzünden acze düşüp gurur soğukluğundan kurtuldum.
Buyuruyorlar :
— Bir nice yıl Mevlânâ Nizameddin Hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra
içime hac ziyareti arzusu düştü. Mevlânâ'dan izin istedim. Dediler ki : «Israrla
nazar ettiğim halde seni bu yıl hacıların kafilesinde göremiyorum!»
Evvelce gördüğüm rüyalardan bir takım işaretler almıştım. Mevlânâ Hazretleri
hâlimi görüp buyurdular : «Korkma! Elbette gidersin!» ve ilâve ettiler : «Gördüğün
rüyaları Şeyh Zeynüddin Hazretlerine anlat ki, şeriat anlayışında merd ve
sünnet caddesinde sabittir. Şeyh Zeynüddin'den muratları Zeynüddin Hâfî idi ki,
o asırda Horasan'da irşâd makamında bulunuyorlardı. Ho-
rasan'a gelince, Mevlânâ Hazretlerinin buyurdukları gibi, 0 yıl hacce
gidemeyeceğim belli oldu. Ondan nice yıl sonra hac müyes ser oldu.
Mevlânâ Abdülgaffur Lârî :
— Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinin rüyaları son derece na zikti. Mürşidi Mevlânâ
Nizameddin'i öyle görmüştü ki, bu görüşe şeriatin zahiri tahammül edemezdi. O
sebepledir ki, Mevlânâ Nizameddin Hazretleri ona «korkma!» diye teselli verip
kendisini şeriat bağlılığında emsalsiz olan bir ferde gönderdiler ve rüyasını
ona anlatmasını emrettiler. Şeyh Zeynüddin Hazretleri gibi bir şeriat
bağlısından alacağı hükümle, Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinin kalbinde itminan ve
teselli doğacağım düşündüler, istediler ki, bu yolda akıl almaz çok şey
bulunduğunu Mevlânâ Sadeddin Hazretleri öğrensin.
Gerçekten bu tarikatte akıl erişmez noktalar çoktur. Sadakatli talihlere
gereken odur ki, pîr hizmetine eriştikten sonra kafa ve sebep arama derdini bir
tarafa bırakıp şeyhine teslim olmayı bilsin...
Şeyh Feridüddin Attâr Hazretleri, «Mantık-üt-tayr» isimli kitabında, sülük
erbabının hâlini kuşlar dilinden hikâye eder. Bütün kuşlar sülük makamını
canlandıran Hüdhüd isimli kuşun ar kası.na düşüp gaye noktasına giderken yolun
korkunçluğunu gö rür ve geriye dönmek isterler. O zaman Hüdhüdün onlara hitab bu
yolun çile ve cilvelerini göstermek bakımından son derece mâ nalıdır.
Evet, bu yol, rahatına düşkünler yolu değil, âşıklar, canla riyle oynayanlar
yoludur. Aşksız bu yol alınmaz ve korkak bezir gân bu yolda bir şey kazanamaz.
Derdi olmayana bu şifahanede derman bulunmaz.
Buyuruyorlar :
— Mürşidimin emriyle Şeyh Zeynüddin'e o rüyaları anlat tim. Dedi ki: «Bana
biy'at et ve irademe bağlan!» dedim ki: «Benim biy'at ettiğim ve iradesine
bağlı olduğum zat hayattadır. Siz emin bir insan olduğunuza göre söyleyiniz :
Bir kimsenin mürşi di sağken başka birine biy'at etmesi ve iradesine bağlanması
caizse ben de öyle yapayım.» dediler : «istihare et!» dedim ; «Benim istihareme
itimadım yoktur!» dediler : «Sen istihare et, biz de ederiz.» Gece olunca
istihare ettim. Rüyada gördüm ki, Hâcegân tabakasından geçen azizler Herat'a
ziyaret için gelmişler... Şeyh Zeynüddin de orada... O yerin ağaçlarını kesiyor
ve duvarlarını yıkıyorlar, öyle bir kahr ve gazap içindeler ki tarifi mümkün
değil. Gördüm ki bu rüya başka tarikata girmekten beni alakoymaya işarettir.
Rüyadan sonra içimdeki tereddüt ve dağdağa silinip gitti. Ayağımı uzatıp rahat
rahat uyudum. Sabah olunca Şeyhin huzuruna çıktım. Ben daha rüyamı anlatmadan
kendileri söze giriştiler : «Tarikat birdir; hep aynı noktaya çıkar. Sen yine
eski yolunda meşgul ol! Eğer bir müşkülün olursa bize bildir! Elimizden geldiği
kadar medet edelim!.»
Şeyh Hazretleri de o gece istiharelerinde gayet büyük ve heybetli bir ağaç
görüyorlar. Sayısız dallan var. Şeyh Hazretleri o dallardan birini koparmak
istiyorlarsa da bir türlü başaramıyorlar. Bunun üzerine bildiğimiz mukabelede
bulunuyorlar.
Buyuruyorlar :
— Mevlânâ Nizameddin Hazretlerinden Hicaz seferine izin istediğim vakit dediler
ki: «Badiyede kafileyi gördüm : içlerinde sen yoktun!» Sükût ettim. Birkaç
günden sonra tekrar izin istedim. Verdiler ve dediler : «Var git; lâkin bizden
bir öğüt kabul et! Sakın sana öğüt verip işlememeni istediğim işi yapayım deme!
Zira biz işledik ve pişman olduk. Bu pişmanlığın bağlı olduğu hacaleti kıyamete
dek çeksek yeridir!» Ve öğütlerini verdiler: «Sende Allah'ın kahrı tecelli
ettiği zaman sakın onu kullanayım deme! Nitekim Hoca Üsameddin hakkında ve bazı
inkarcılar üzerinde ben kullanmıştım.» (Hoca Üsameddin, Mevlânâ Hazretlerinin
hastalıktan kurtardıktan sonra yakışıksız hareketlerini görüp bâtınlarından
çıkardıkları ve hemen düşüp öldüğünü haber aldıkları insan). Ben kendilerinden
bu nasihati kabul ettim. Birkaç zaman sonra bana öyle bir hâl oldu ki, gözlerim
kime dokunsa kendinden geçer, kendini kaybeder oldu. Eğer yanıma gelseler belki
helak olurlardı. Ve ben o hâlin ilk zuhurunda evin bir köşesinde kapanıp
gizlenmek zorunda kaldım. Böylece on dört gün, gece ve gündüz dışarıya çıkmadım.
Uzaktan bana yakınlık gösterip benimle görüşmek isteyenlere de elimle işaret
verip mâni olmağa çalışıyordum. Bu vaziyet, o hâl benden gidinceye kadar devam
etti.
*
Mevlânâ'nın üstün bağlılarından biri, şeyhin hikmetlerin bir risale halinde
toplamıştır, o risaleden birkaç damla veriyoruz :
Buyurdular :
— Allah ile meşgul olmak âlemde her şeyden kolaydır. Zira insanlar, mevcutlar
arasında bir şey bulmak istediler mi, evvelâ onu isterler, sonra da bulurlar.
Allah'ı ise evvelâ bulurlar, sonra isterler. Eğer bulmasalardı nasıl
isteyebilirlerdi.
*
Buyurdular :
— însan birini sevince ister ki, herkes de onu sevsin... Muhabbet gayreti,
sevdiğini gizli tutmayı isterken, muhabbetin kemâli de kimsenin onu inkâr
etmemesini ister. Hattâ bütün âlemin ona bağlı ve istekli olması için ne
yapacağını bilemez. Bu yüzden, sevdiğinde mevcut kemâl vasıflarını nasıl
anlatmak kabilse öyle anlatır ki, insanlar ona tutkun olsun.
*
Buyurdular :
— Senin vücudunda küçük bir kıl bile herhangi bir sebepten incinse o kılın
ardından gitmek lâzımdır. Yani bir şeyin tesir ve keyfiyeti ne kadar küçük
olursa olsun hor görmeyip onu göz den silmemek ve elden bırakmamak gerektir.
*
Buyurdular:
— Hoca Muhammed Pârisâ diyorlar ki: Allah ile kul arasında perde, dış suretlerin
gönülde nakış yer etmesiyledir. Bu nakışlar, perişan sohbetler ve türlü renkler
ve şekiller yüzünden ziyadeleşir. Ne kadar mihnet ve meşakkat karşılığında
olursa olsun, bu nakışları silmeğe çalışmalıdır. Bir de, kitap okumak, resmî
sözler ve türlü kelimeler o nakışları çoğaltır. Güzel suretlere dalmak,
hoplatıcı nağmeler ve sazlar dinlemek o nakışları harekete getirir ve coşturur.
Bunların hepsi birden Allah'tan uzaklık ve gafleti davet eder. Talibe bunları
nefyetmek vaciptir. Gerektir ki, hayali azdıran şeylerden uzaklaşıp saf gönülle
Allah'a yönelinsin. Allah'ın âdeti o hikmet üzerindedir ki, mihnet ve meşakkat
olmadan, hissî lezzet ve şehvetleri yenmeden bu mâna ele geçmez. Müminin
istediği rahat ahrettedir. Bu fânî sarayda birkaç gün ıstırab çekmekten ne
şikâyet!, ötesi ebedî rahattır. Bu âlemin ahiret alemiyle hiç bir münasebeti
yoktur. Bu dünya, sonsuz bir çöle düşmüş haşhaş tanesinden farksızdır.
*
Bir bahar günü Mevlânâ Hazretlerinin yakınlarına okuduğu dörtlük :
Yolumuz yâr ile gül bahçesine uğradı;
Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yâr :
Muhabbetin şartı bu mudur, utan yaptığından!
Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir?
Peşinden buyurmuşlar :
— Eğer bahar seyrine çıkıp gördüklerinizden haz edecek olursanız Allah'tan gafil
oldunuz demektir. Haz etmeyecekseniz o halde gitmeğe sebep ne? Hakk gayrine yok
de kurtul!
*
Buyurdular :
— Mevlânâ Nizameddin Hazretleri derlerdi ki : «Sükût sözden daha faydalıdır.»
Zira her sözden nefs konuşması doğar. Nefs konuşması ise ilâhî feyzin kabulüne
engeldir. Evliya sohbetinde, kişi gönlünü nefs hadîsinden temizlemeğe bakmalıdır.
Zira onların öyle bir kulakları vardır ki, nefs konuşmasını hemen duyarlar ve
bundan safalarına keder gelir.
Nasıl ki, kitap okuyan bir kimse dışarıdan bir konuşma işitecek olsa aklı
karışır. Hattâ kâğıt üzerine sinek konsa yine dikkati çeker ve fikri dağıtır.
Daima Allah ile meşgul bir taife, elbette ki nefs kelâmından şiddetle müteessir
olmak mevkiindedir. Bir kimsenin yanında ağlayan bir yavru olsa onu rahatsız
eder. Yavruyu susturmanın tek çaresi ona meme vermektir. Sâlike de düşen,
böyle anlarda zikir memesini gönül ağzına verip türlü hayaller ve nefs
mırıltılarından kurtulmaktır. Bu taifenin bir nevî de vardır ki, zikir bile
onlar için nefs konuşmasıdır.
* Yakınlarına hitab edip buyurdular :
— Ey dostlar! Biliniz ki bunca azamet ve ululuğu ile size gayet yakındır. Bu
mâna size şimdiden malûm olmasa da onun itikat tarafını muhafaza ediniz! Gereken
odur ki, siz daima tenhada ve açıklıkta edebî gözetesiniz ve evinizde tek
başınıza olduğunuz zamanlarda da ayağınızı uzatmayasınız, ve helada, utangaç
bir tavırla başınızı eğip ve gözlerini2i yumup oturasınız. Zahirde ve bâtında,
gizlide ve açıkta, Allah ile doğruluk üzerinde olmalısınız! Bu mâna size yavaş
yavaş malûm olur. Kendinizi zahir ve bâtın edebiyle süslemeğe bakınız! Zahir
edebi, emir ve yasaklara riayet etmek, daima abdestli olmak, istiğfar eylemek,
az söylemek, bütün işlerde ihtiyatı elden bırakmamak, eskilerin eserlerini
okumak gibi hususlardan ibarettir. Bâtın edebi ise, en çetin iş olarak
yabancılardan gönlü saklayabilmektir. Kalbe düşecek fikirler, ister hak, ister
bâtıl, ister hayr, ister şer olsun, yabancılıkta ve Allah'a hicap (perde)
olmakta birdir.
*
Buyurdular :
— Allah, peygamberine murakabe yolunu talim etmiştir. Bu işin gayesi Allah ile
meşgul olmak. Allah kuluna her şeyden yakındır. Öyle bir yakınlık ki,
yakınlıktan da yakın... Zira yakınlık hâli kıyas ve ibareye sığmaz. Yakınlık
kıyas ve ibareye girince uzaklık olur. Yakınlık, yakın olma idraki içinde ifade
edilebilecek bir şey değildir. Yakınlık odur ki, sen onda bitesin, tükenesin,
nihayete eresin. Seni ve senden gayrini de bitmiş, tükenmiş, nihayete ermiş
göresin... Ve bu hâli kelimelere, ifade kalıplarına dökmeğe kaadir olmayasın.
Bir kimse ulu bir kişiye «filân şeyh yakınlıktan söz eder» dedi. Ulu kişi de ona
dedi ki : «Git, o şeyhe söyle, birlik olan yerde yakınlık ve uzaklık olmaz!
Yakınlık senin yokluğundan ibarettir!.» Bu hâl ibareye nasıl sığsın?.
ŞİİR
Hakka yakınlık, yüksekten, alçaktan geçmek değil;
Ne de maldan, makamdan uzaklaşmak..
Sadece varlığından geçmektir o...
Bir insanın göğsünde iki kalb yoktur ki, birini dünyaya yöneltsin de öbürünü
Allah'a versin...
Buyurdular :
— insanın her nefes alışında bir hazine heder olup gider. . Her nefeste bilmek
lâzımdır ki, Allah hazır ve nazırdır. Bu şuur insana hâkim olunca Allah'tan
utanma duygusu da beraber gelir ve gaflet gider, insanda gönül birdir ve o
dünyaya sarkacak olursa Allah'tan mahrum kalır; Allah'a yönelirse, içinde bir
pencere açılır ve o pencereden ilâhî feyiz güneşinin nuru girer. Bu nur, doğudan
batıya kadar her zerreye hayat verir ve yalnız penceresiz evler ondan nasipsiz
kalır.
ŞİİR
Yâr her dem sana nazar eyler
Seni gafil görüp göz eyler
*
Buyurdular :
— ibadet cennete eriştiricidir. İbadette edeb ise Hakka yakınlaştırıcı... Allah
dostları şöyle demişlerdir : «Bu yola girmek isteyenler başlangıçta bâtınını
(içini) saf hâle getirip boyuna hâline nazar etmelidir ki, murakabe devam etsin
ve tamamlansın... Yoksa, iyi bir iş işlese bile kötülüğü arttırmış olur. İlletli
bir insanın, ilâç diye ne kullansa illetini ziyadeleştirmesi gibi... Bu yola
gireceklere, ruha ânî olarak sokulan «havâtır» dedikleri menfî his ve fikirleri
boğup atmakta üstad olmaları için nihaî derecede ceht ve gayret düşmektedir.
Mürit, başlangıçta «havâtır» adına kalbine düşenleri defetmekten başka bir şeyle
uğraşmamalı ve onların nasıl defedilebileceğini öğrenmelidir. Bu işi kitaplardan
ve yazılı tavsiyelerden öğrenmek isteyenler bilsinler ki, böyle şeylerin derde
devâ olmakta hiç faydaları yoktur. Hak yolu, insanın fiiliyle katılacağı
yoldur; göz ve kulaktan kapmayla değil... Bağdat'ta padişah huzurunda olan bir
kimse, Şam'a gidip orada padişahtan gelen nâmeyi okumakla yetinirse ona cahil ve
akılsız demekten başka çare kalır mı ?
*
Buyurdular :
— Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan ise hiç bir yerde değildir.
Mevlânâ Hazretlerinin bu sözleri, vahdet ehlinin mezhebini bildirmek içindir.
Demek istiyorlar ki : Bütün tecelli aynalarında zuhur eden hakikat birdir;
lâkin ilâhî isimlerin gereği ve imkân âleminin değişikliği bakımından türlü
türlü zuhur etmiştir. Zuhurların değişiklik ve aykırılığından hakikatin başka
başka olması icab etmez. Nitekim belli başlı bir şahıs, bir çok aynada
göründüğü zaman, kendisi bir olduğu halde her aynada o aynanın kabiliyetine göre
ayrı ayrı olan, o değildir; aynalardır.
*
Buyurdular :
— ilâç diye öte beri yemekten ise perhiz etmek yektir. Çok yiyende çok hastalık
görülür. Onları defetmek için ilâç alırlar, iyileşince de yine tıka basa yemeğe
koyulurlar. Yine ilâç, yine sıhhat, yine yemek. Neticede ilâç ta fayda vermez ve
marazı arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Günah ile tövbe de böyledir. Günah,
arkasından tövbe, yine günah, yine tövbe... Neticede bu türlü tövbe de ayrı bir
günah olup çıkar. Onun içindir ki Allah ehli her şeyde perhizi severler ve her
şeyi bırakıp Allah ile meşgul olurlar. Ve bir gaflet anında öbür dünyaya
göçmemek için çok dikkatli bulunurlar.
*
Buyurdular :
— Benim murakabede yol göstericim bir köy olmuştur. Bir gün gördüm ki, bir kedi,
deliğin karşısına geçmiş, fareyi gözetler, durur. Ve avına öyle yönelmiş ki,
kılı bile aynı dikkat içinde dimdik ve hareketsiz... Ben kediye merakla
bakarken içimde bir seslenme oldu : «Ey himmeti eksik kimse, ben senin dileğin
olmakta bir fareden eksik miyim? Sen de beni dilemekte bir kedi kadar
olamıyorsun?» İşte o andan beri murakabeye düşmüş bulunuyorum.
*
ŞİİR
Ne demiştir bilir raisin bana yâr :
Gayriye bakma, dik gözün, yürü, var!
*
Buyurdular :
— Daima Allah'ı anmakla olun! O derecede ki, kendinizden kaybolasımz. Allah her
şeyden lâtiftir. Lâtifliği artık olanın Allah ile alâkası artık olur. Nasıl,
hamam içinde iş görenler, hamam külhanı, çörçöp taşıyanlardan üstün iseler ve
nasıl buna göre her meslek öbürünün üstündeyse ve üstte olanlar altındakinin
işini hor görürlerse, Hakk'a ermiş ve gönlünü o işe bağlamış olanlar da lâtiflik
bakımından her derecenin üstündedir ve başka işe gelemezler. Bunlar namazda
rükûa varsalar, doğrulup, secdeye uzansalar başlarını yerden kaldırmak
istemezler. Bunlar, gözlerini yumup açıncaya kadar olsun, Haktan ayrı kalmaya
dayanamazlar. Onlar da haktan gayriyle meşgul olabilecek-gönül ve heva yoktur.
Nebiler bunların hâlini takdir nazariyle seyrederler. Takdirleri, bunların
derecede nebilerden üstün olmasından gelmez. Asla!. Lâkin bunlarda hâl
noktasından öyle bir şerefleri vardır ki, daima Hakka yakın olmaktan gelir. Hak,
onları halkın gözünden gizlemiş ve devamlı olarak kendisine bağlamıştır. Bir
padişahın, veziriyle ibriktarı arasındaki fark gibi... Vezir o padişah adına
memleketi idare eder ve bütün işleri tasarrufu altında bulundurur. Elbette ki,
derecede ibriktardan üstündür. Fakat ibriktar, her an padişah ile beraber olmak,
onun abdest suyunu hazırlamak ve bu bakımdan huzurdan ayrılmamak gibi bir
hususiyetin sahibidir. Vezirin takdir ve gaytası da bu noktadandır.
*
Buyurdular:
— Mevlânâ Celâleddin Rumî hazretlerinin «Sevenle sevileri her an vuslatta iken,
ne acayip iştir ki, âşık, ne sevgilisiz olur, ne de ona malik... Hem erişmek ve
hem yoksun kalmak, hem mesut olmak, hem de ağlamak, ne acayip!...» Şiirini,
sırrı bakımından bir insan, üç bin yıl semalarda kanat çırpsa yine tam mânasiyle
anlayamaz. Allah'ın yakınlığındaki keyfiyeti kim anlayabilir? Fakat cehd ile
çalışan kuluna, Allah, öyle bir bilgi ihsan eder ki Hakkın, kendisiyle olduğunu
bilir. Meğer gafletinden dolayı anlamıyormuş. Allah ehline öyle bir yakınlık
hâsıl olur ki, Allah'ın varlığında ve anlatıldığı üzere olduğunda hiç şüphesi
kalmaz. Nitekim hiç kimsenin kendi varlığı üzerinde şüphesi yoktur. Arkasına
yabancı kaftanlar giyse ve gözlerini yumsa yine kendi vücudundan dışarıya
çıkamaz ve onu unutamaz.
* Buyurdular :
— Zikir, arabî, Farisî vesaire, harf ve sesten mücerret hâle gelince ve bütün
cihet ve istikametlerden kurtulunca, mürit, «Şeceriyet - ağaç olma» makamına
erişir ve o ağaçtan yemiş yemeğe kaadir olur. Zikir bir tohumdur ki, marifet
ağacı ondan çıkar. Ağaç nasıl tohumdan biterse, harf, ses, şekil, renk,
keyfiyet, kemiyet ve cihetten mücerret olan mutlak Tevhid de, Tevhid
Kelimesinden meydana gelir.
*
Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinin kerametlerinden birkaç yaprak :
Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin ileri gelen sahabilerinden Mevlânâ
Alâeddin Hazretleri anlatıyor :
— Hastaydım. Mevlânâ Sadeddin Hazretleri ziyaretime geldiler ve bir kenarda
oturdular. Bir aralık murakabeye daldılar. Başlarının üstünde baca deliği gibi
bir menfez vardı. Murakabe sırasında delikten başlarına bir tutam toprak
saçıldı. Başlarını kaldırıp toprağın geldiği yere baktılar. Bu hâl üç kere
devam etti. Bu işi delikteki bir farenin yaptığı belliydi. Üçüncüsünde
başlarını kaldırıp deliğe baktılar ve «hey edebsiz farecik!» diye mırıldandılar
ve dışarı çıktılar. Ben bu vaziyetten sıkılmış, yatağıma oturmuştum. Bir de
baktım ki, delikte bir kedi, fareyi gözlüyor. Fare yine toprak saçmaya
başlayınca hemen üzerine
atılıp pençeledi ve alıp götürdü. O gün saydım; kedi, o delik ten 18 fare
çıkarıp teker teker öldürdü.
*
Mevlânâ Pîr Ali : l
— Bir dükkânım vardı. Kaftancılık ediyordum. Bir gün dükkânıma bir vergi
tahsildarı geldi ve uzun uzadıya hesap, kitaplardan sonra benden öyle bir
meblâğ istedi ki, onu ödemeğe gücüm yetmezdi. Söyledim, dinlemedi, sövüp saymaya
başladı. Ben bu haldeyken Mevlânâ Hazretleri geldiler. Memurun sövüp caydığını
gördüler. Elini tahsildarın omuzuna koyup dediler «Hey kardeş, sövme dilini
tut!» Mevlânâ Hazretlerinin eli tahsildarın omuzuna değer değmez, adam yere
yuvarlandı. Pazar ortasında kıvranmaya başladı. Mevlânâ Hazretleri dükkânın
önünde oturmuşlardı. Adama merhametle nazar ettiler. Tahsildar kendisine gelir
gelmez onun yoluna girdi.
*
Yine aynı zat:
— Zevcem gebeydi. Dört aylık... Gizlice çocuğunu düşürmek istiyor ve bunun için
bir takım sakat tedbirler alıyor. Çocuk rahimde ters dönüp düşmeyince zevcem
korkunç sancılarla kıvranmaya başlıyor ve ölüm döşeğine seriliyor. Konu komşu
başında, ha gitti, ha gidecek... Bu hâli görünce ıstırapla sarsıldım ve Mevlânâ
Hazretlerine koştum. Huzurlarında bir takım yüksek kimseler vardı. Tek saniye
bile kaybetmeğe gelmeyen vaziyeti Mevlânâ Hazretlerine anlatamadım ve bir köşede
büzülüp kaldım. Mevlânâ Hazretlerinin nazarları bana yönelir yönelmez hemen
kalktılar ve yürümeğe koyuldular. Ardlarından da o yüksek kimseler... Beni
yanlarına çağırdılar ve dediler : «Git, o zalim zevcene de ki: Bu işi filân
tarihte yine işlemiştin! O zaman seni affetmiştik. Şimdi de affediyoruz! Eğer
bir daha işlersen kurtuluşun yoktur..» Bu sözlerden sonra içim ferahladı. Doğru
eve koştum. Zevcem iyileşmiş, marazı geçmişti. Olanları kendisine anlattım.
Ağladı ve dedi ki : «Doğru!.. O tarihte bu işi yine yapmış ve ölümden
kurtulmuştum. Mevlânâ Hazretlerinin büyüklüğü karşısında hicab duyuyorum. Bir
daha böyle bir şey yapmamaya da ahdediyorum!.»
*
Mevlânâ Alâeddin'in anlattığına göre, bir gün uzaklardaki anne ve babasından bir
mektup geliyor ve kendisini evlendirmek istediklerini, güzel bir kız
bulduklarını, hemen gelmesi gerektiğini bildiriyor. Alâeddin, Mevlânâ
Hazretlerinin hizmetinde bulunduğu için bu mektuptan üzülüyor. Mürşidini hiç
bir pahaya bırakmak istemiyor ve vaziyeti arzetmek üzere huzurlarına giriyor.
Mevlânâ Hazretleri, henüz kendilerine mektuptan ve davetten bahseden olmadığı
halde «Git! Mademki annen baban çağırıyor gitmelisin!» buyuruyorlar. Gidiyor,
evleniyor ve 18 yıl oralarda, şeyhinden uzaklarda kalıyor. Fakat hiç bir an
şeyhine rabıtadan gaflete düşmüyor. Bulunduğu yerin hükümet memuru Alâeddin'e
yapmadığım bırakmamaktadır. Gördüğü zulümler karşısında şeyhinin bâtınına
sığınan Alâeddin, bir gece rüyasında Mevlânâ Hazretlerini görüyor. Mevlânâ,
elinde bir yay, karşıdan gelen zalim memura bir ok çekiyor. Ok, memurun vücuduna
saplanmıştır. Birkaç gün sonra memuru görmeğe giden Alâeddin, onun bir gece,
anî olarak felç geçirdiğini ve artık yerinden kımıldayamaz hale geldiğini
öğreniyor.
*
Yine ayna zât, bir gün yüksek bir ağaçtan tehlikeli şekilde düşüyor ve yere
değmeden Mevlânâ Hazretlerinin kendisini havada kucaklayıp kaptığını ve yere
bıraktığını görüyor. Bir an sonra ortada kimsecikler yoktur. Bir müddet sonra
yine Mevlânâ Hazretlerinin huzuruna nail olup hizmetine girince her iki
tecelliyi de kendilerine anlatmak istiyor. Rüyada ok yiyen zalimin felç oluşunu
ve kendisinin ağaçtan düşerken havada Mevlânâ Hazretleri tarafından tutuluşunu.
Daha anlatmaya başlamadan Mevlânâ Hazretleri şöyle diyorlar:
— Zalimlerin düşmesi bir türlü, mazlumların düşmesi bir türlüdür.
* Yine Mevlânâ Alâeddin :
— Başlangıçta Mevlânâ Hazretleri bana kalbî zikri talim ettiler ve buyurdular
ki : «Benim karşımda, kendi kendine gizli ve kalbî zikirle meşgul ol!» Ben kalbî
zikre başlayınca şöyle dediler: «Zikir sırasında kalbine hareket veriyorsun!
Böyle yapma! Sadece zikrin mânasını kalbine yükle! O zaman kalb bu mânadan
müteessir olur ve kendi kendine harekete gelir. Ondan sonra istediğini yap!»
Mevlânâ Hazretleri bana kalbimin hareketinden haber verdikleri güne kadar, bu
âlemde, insanların kalbini okuyabilecek bir adam bulunabileceğine inanamazdım.
Birden bire taaccübe düşüp zikri bıraktığım zaman buyurdular : «Vallahi benim
Belh'te bir bakkal müridim vardır ki, iki ayağı dükkân çukuru içinde işiyle
uğraşırken, ben buradan, fersahlarca mesafeden, onun kalbini kendisinden iyi
bilirim.» Bu mâna ve hakikat gün gibi tecelli ettikten sonra Mevlânâ
Hazretlerine inanışım öylesine büyüdü ki, bir daha eteklerini bırakmadım.
*
Mevlânâ Cami Hazretlerinin küçük kardeşi Mevlânâ Muhammed de şöyle anlatıyor :
— Ben önceleri kimya ile uğraşıyor ve bir iksîr bulmaya çalıyordum. Bir çok
tecrübeye girişmiş, bazı muvaffakiyet alâmetleri de görmüştüm. Fakat henüz tam
tesirli bir iksîr elde edememiştim. Bazı sır hudutlarım örselemiş olmak
korkusiyle, perişan bir hâle düştüm. Bu perişanlıkla pazarda dolaştığım,
kalabalıklar içinde kaybolduğum bir anda, omuzumda bir el hissettim. Biri, elini
omuzuma dayamıştı. Dönüp baktım : Mevlânâ Sadeddin Hazretleri... Kendilerine
büyük saygı gösterdim ve imdatlarına muhtaç olduğumu belirttim. Dediler : «Gel,
ey iksîr bulmaya çalışan insan!. Sana, iksir neymiş, talim edeyim... Vaz geçme
hazinesine gir, böyle marifetlerden elini çek ve kanaat göster! Kanaatten zengin
ve tesirli kimya olmaz!» Ondan sonra bende kimya ve simya hevesi tamamiyle sönüp
gitti. Her şey içe döndü.
*
Mevlânâ Alâeddin :
— Hâlimin başlangıcında Mevlânâ Hazretlerinin hizmetine bakarken, bana, resmî ve
umumî ilim tahsilini bırakmamı emrettiler. Arapça, mantık, kelâm ilmi gibi bazı
derslerim vardı. Hepsini terkettim. Fakat hadîs ilmi üzerinde bir hocadan bir
kitap takip etmekteydim ki, onu bırakmaya kıyamadım. Kendi kendime, hadîs
okumak her halde sülûkâ mâni değildir diye düşündüm ve kitabı tamamlamaya karar
verdim. Kitabı okutan hocanın yanına gitmek üzere evimden çıktım. Bir de başıma
ne gelse .iyi? Sanki birdenbire ayaklarıma demirden bir pranga vurdular. Adım
atabilmenin imkânı yok. Bin zahmetle yol almağa çalıştım. Başımdan tülbentim de
gitti. Yolumda bir köprü vardı. Onu geçtim geçmedim ki, gömleğim de uçtu.
Dehşet içinde kaldım. Geriye döndüm. Bütün benden uçup giden şeyler yerli
yerine dönmez mi? Ayağımın prangası da çözüldü. Doğru Mevlânâ Hazretlerine
koştum. Kendilerini camide buldum. Bir kenara çekilmiş murakabeye dalmışlardı.
Beni görünce gülümsediler. Büsbütün anladım ki, bu tasarruf, tenbihlerine
riayet etmediğim için taraflarından meydana getirilmiştir.
*
Yine ve daima Mevlânâ Alâeddin... Bir gün, tasavvuf ıstılahınca «kabz» denilen
müthiş bir sıkıntı ve bunalmaya düşüyor. Çare, ruhunu teslim ettiği büyük
velîdedir. Doğru onun evine gidiyor ve hâlinden bahsedip feraha çıkarılmasını
niyaz ediyor. Mürşit, sağ eliyle müridin yakasından tutup sıkıyor ve şehadet
parmağını ensesine bastırıyor. Müthiş tecelli!. Alâeddin'in gön-
lünde bir nebze bahar havası... Sıkıntısı uçup gidiyor ve yerine anlatılmaz bir
şevk, neşe geliyor. Bakın ne diyor :
— Dört ay müddetle gönlüm gül gibi açtı ve safa buldu. Bu hâl zahirimde de
peydahlandı. Tebessümden kendimi alamaz oldum.
*
Mevlânâ Alâeddin bir gece, bazı arkadaşlariyle, Nakşiler tarafından hoş
karşılanmayan bir iş yapıyor. Raks ve sema' (oyun ve mûsiki) topluluğunda
bulunuyor. Sabahleyin Mevlânâ Hazretlerinin huzurunda, şehrin büyüklerinden
koca bir halka... .Mevlânâ Hazretleri kendisine bir nazar atar atmaz o kadar
fenâlaşıyor ki, yere kapanacak gibi oluyor. Sanki omuzlarına kaldırılmaz bir
ağırlık yüklenmiştir, iki büklüm, burnu yere değecek gibi... Alnından iri ter
damlaları süzülmekte... «Çatlayacağımı, öleceğimi sandım!» diyor Mevlânâ
Alâeddin... O sırada, Mecliste bulunan Mevlânâ Şehabüddin vaziyeti kavrıyor ve
Mevlânâ Alâeddin'in affı için Mevlânâ Hazretlerinden istirhamda bulunuyor.
Mevlânâ Şahabüddin'e diyorlar ki, Mevlânâ Hazretleri :
— Bir işkembeci, o pis nesneyi kaynar sulardan geçirip o türlü temizler ve
pişirir ki, insanlar onu zevk ve iştiha ile yerler. Kirli nefsleri temizlemekte
biz bir işkembeci kadar da mı değiliz?
Bu sözleri söyledikten sonra sağ ellerinin ayasını sol ellerinin ayasile
birleştiriyorlar; ve Mevlânâ Alâeddin'in üzerindeki yük bir anda kalkıyor.
*
Tevhid hakikatleri üzerinde çetin bir muhasebeye girişen büyük bir zat, bir
türlü halledemediği iki mesele peşinde diyar diyar dolaşıp bunları çözebilecek
irfanda bir yol gösterici arıyor. Fikrini de Mevlânâ Hazretlerine açıyor ve şu
cevabı alıyor : «Yarın bize gelinde meselelerinizi çözmeğe çalışalım... Belki
de seyahat etmenize hacet kalmaz.» Ertesi sabah Mevlânâ'nın huzurunda... Nazarı
onun yüzüne değer değmez kendinden geçip yere düşüyor. Kendine gelince de şu
beyti okuyarak müşkülden kurtulduğunu belirtiyor :
ŞİİR
Her sualin cevabı senin cemalinde;
Cemalin, şüpheleri kelimesiz halleder.
*
Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinin vefatları, 860 yılı Cemazi-yelâhir ayının 7 nci
çarşamba günü.