HOCA UBEYDULLAH HAZRETLERİNİN DOĞUMLARI VE ÇOCUKLUKLARI:
Doğum tarihleri 806 Ramazanı. Anneleri nifastan taharetlenip gusl abdesti
alıncaya kadar 40 gün süt emmiyorlar.
Kendileri buyuruyor :
— Bir yaşıma girdiğim zaman başımı tıraş etmek istemişler. İşte tam bu toplantı
sırasında Emîr Timur'un ölümü haberi yayılıyor ve davetliler hazırlanmış
yemeklere el sürmeden, korkularından dağlara kaçıyorlar.
*
Hoca hazretlerinin çocukluğunda aileleri Bağistan'daymış. Çocuk yüzlerinde öyle
bir aydınlık, nur ifadesi varmış ki, görenler kendilerine gönül verirler ve
istikballeri bakımından dualar ederlermiş. En küçük yaşlarında bile dillerinden
«Allah» kelimesi düşmez ve fikirleri hep Allah ile olurmuş.
*
Kendileri buyuruyor :
— Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm daima Allah ileydi. Herkesi de benim gibi
sanırdım. Soğuk bir kış günü kırdan geçerken ayağım çamura battı. Onu
kurtarmaya çalışırken eteğimi de kaptırdım. O sırada bana bir gaflet çöktü. Bu
işle uğraşırken Allah'ı anmaktan uzaklaştığım hissine kapıldım. Karşıda köylü
bir genç çift sürüyordu. «Bak, bu genç bunca eziyet içinde Allah'ı düşünüyor da,
sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden onu nasıl
unutuyorsun?» diye kendime çattım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ben o
zaman herkesi kendim gibi sanıyor ve her an Allah'ı anmakta biliyordum. Bulûğ
yaşına erinceye kadar Allah'tan gafiller bulunduğunu anlayamamıştım.
Zannediyordum ki, Allah, herkesi, kendisini düşünmek için yaratmıştır. Sonradan
anladım ki, Allah'tan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus ilâhî bir inayet
imiş. Ancak riyazet ve nefs mücahedesiyle elde edilebilir, hattâ bazılarınca
bununla bile elde edilemez bir keyfiyetmiş.
*
Hoca hazretlerinin yeğenleri Hoca îshak anlatıyor :
— Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken Hoca hazretlerine aramıza katılmaları için,
ne kadar ısrar göstersek gösterelim, kabul ettiremezdik. Oynar gibi görünüp bir
kenarda dururlar ve kendi hâllerinde olurlardı.
Kendileri anlatıyor :
Çocukluğumda rüyada gördüm ki, şeyh Ebubekir Şâşî hazretlerinin mezarı
yanındayım. Ve mezarın eşiğinde îsa peygamber.. Hemen ayaklarına düştüm.
Elleriyle başımı kaldırıp buyurdular : «Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!»
Rüyayı anlattığım insanlar onu tıp ilmiyle tefsir ettiler. Yani bana tıp
ilminden bir nasip olacağını söylediler. Ben bu tâbire razı değildim. Benim
tâbirim şuydu : Îsâ Peygamber, ölüleri diriltmekle mümtaz bulunuyordu.
Evliyadan ihya sıfatına mazhar büyüklere de «isevî meşrepli» denilirdi. Mademki
Isa Peygamber bu fakirin terbiyesini üzerlerine aldılar, demek bana ölü kalbleri
ihya sıfatı verilecekti. Nitekim kısa bir zaman sonra Allah bana öyle bir halet
ve kuvvet bahşetti ki, bende o mâna, kemâliyle zuhura geldi. Vasıtamızla nice
ölü kalbler gaflet karanlığından şuhut ve huzur ışığına çıktılar.
*
Kendileri anlatıyor :
— Hâlimin başlangıcında rüyada kâinatın efendisini gördüm. Gayet yüksek bir
dağın eteğinde sahabîleriyle topluluk hâlinde bulunuyorlardı. Beni görünce
elleriyle işaret edip yaklaşmamı ihtar ettiler. Ve buyurdular : «Beni bu dağın
başına çıkar!» Ben de kendilerini omuzlarıma alıp dağın tepesine çıkardım.
Buyurdular : «Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat
başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım.»
Kendileri anlatıyor :
— Yine hâlimin başlangıcında rüyada Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerini gördüm.
Bâtınımı öyle tasarruf ettiler ki, ayaklarımda mecal kalmadı. Ondan sonra dönüp
yürüyüverdiler. Ben de son gücümü sarfederek arkalarından koştum ve yetiştim.
Geriye dönüp «mübarek olsun!» buyurdular. Daha sonra Hoca Muhammed Pârisâ
hazretlerini de rüyada gördüm. Beni tasarruf etmek istediler, fakat
başaramadılar.
*
Kendileri anlatıyor:
— Uluğ bey Mirza'nın sarayında bir çavuş vardı ki, bir ceza vermek lâzım olunca
ona havale edilirdi. Dayak cezasını o tatbik ederdi. Çavuş Taşkend'e haber
gönderip şeyhzadelerin toplu hâlde bir araya gelmelerini, kendilerini görmek
istediğini bildirdi. On yedi genç, birleştik. Aralarında en küçüğü bendim. O
çavuş her kimle el sıkıştıysa onun kendinden geçercesine bir hâle girdiği
görülüyordu. Sıra bana gelince bende de aynı hâl başladıysa da karşı durmayı
bildim ve mukavemette muvaffak oldum. Mukavemetim adamın çok hoşuna gitti. Beni
sıranın başına aldı ve türlü iltifatlara boğdu. Ben de bir taraftan, bunca
bâtını kuvvet sahibi bir insanın nasıl olup ta bey hizmetinde siyaset icra
etmekle uğraştığım düşünüyor ve hayretlere gömülüyordum. Hatırımdan geçenleri
keşfettiler ve dediler ki: «Ben Hoca Hasan Attâr hazretlerinin müridi idim. Uzun
zaman yanlarında kaldım ve bâtınımı zenginleştirmeğe çalıştım. Fakat fetih nasip
olmadı. Derdimi Hoca hazretlerine açtım. Benim Sultan emrinde çalışmamı ve
mazlumlara meded yoluyle kendimi gizlerken yine bâtınıma yönelmemi emrettiler
ve alâkalılara bir Tevhid mektubu yazdılar. Hoca hazretlerinin, bu işten
duyacağım ıstırabın yardımiyle bende fetih olacağını ümit ettikleri kaydiyle
beni memur buyurdukları vazifede nihayet muradıma erdim. Müslümanların
âcizlerine, fukara ve miskinlere, hakkı çiğnenenlere yardım, bunlan yapamadığım
zaman da beni bürüyen ıstıraba tahammül etme neticesinde gördüğün bu dereceyi
elde edebildim.»
*
Kendileri anlatıyor :
— Bende bir aralık öyle bir istek peydahlandı ki, hacı, hoca, şeyh, mürşid,
âlim, fadıl demezdim; kime rastlasam ayağına kapanıp gönül yardımı isterdim.
*
Kendileri anlatıyor :
— Başlangıç zamanındaydım. Validemin bir tarafta ziraatı vardı. Bana çöl adamı
bir Türk ile bir miktar buğday gönderdi. Ben buğdayı anbarlamak üzere meşgul
olurken o Türk, çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği, hangi yolu tuttuğu
belli değildi. O anda içimde müthiş bir istifham ve ıstırap düğümlendi. Niçin bu
basit adamdan himmet istemediğim için kendimi suçlandırdım. Sanki o, kaçırdığım,
elden çıkardığım bir fırsattı. Buğdayları kendi hâline bırakarak o Türkün
yoluna düştüm. Şehrin yan yolunda kendisine yetiştim. Yalvardım : «Beni
gönlünüze alın! Hâlime bir inayet nazarı atın! Belki himmetiniz bereketiyle
Allah beni bağışlar, esirger de düğümlü yollarım çözülür!» Adam hayretle yüzüme
baktı: «Galiba siz Türk şeyhlerinin sözüyle amel ediyorsunuz! Her kimi görsen
Hızır bil, Her geceyi Kadir bil! Ama ben çölde yaşayan bir Türk'üm ki, elimi
yüzümü yıkamayı bile" lâyıkiyle bilmem. Senin istediğin şeyden bende ne olabilir?»
Yalvarışlarımdan o Türk'te öyle bir teessür doğdu ki, ellerini kaldırıp benim
için dua etti. Ben de o duanın bereketiyle bâtınımda fetihler ve inkişaflar
gördüm.
Allah'ın hangi duayı ve hangi şartlar altında kabul ettiği bilinmez. Sır...
*
Kendileri anlatıyor:
— Çocukluğumda bendeki «vahime kuvveti - hayal gücü»
anlatılmaz derecedeydi. O kadar ki, tenhada evden dışarıya çıkmak bile elimden
gelemezdi. Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, iradesiz, şeyh Ebubekir Şâşî
hazretlerinin mezarına gitmek zorunluğunu hissettim. Fırlayıp evden çıktım.
Mezara gittim. Şeyh hazretlerinin mezarı karşısında oturdum. İçime hiç bir korku
gelmedi. Böylece bir saat kadar kaldım. Oradan şeyh Hâvend Tahûr'un mezarına
geçtim. Yine korkmadım. Başka mezarlara da uğradım. Hiç birinde korku
hissetmedim. Küçük yaşıma ve azgın hayalime rağmen, gece karanlığında o heybetli
mezarlar, azizlerin ruhaniyetleri sayesinde bana korkunun zerresini bile
duyurmadı. Hâlimin beni sarmaya başladığı zaman da, geceleri, Taşkend'in bütün
mezarlarını dolaşmayı âdet edindim. Mezarlar birbirinden uzak yerlerdeydi. Bir
gecede hepsini dolaştığım oluyordu. O zamanlar ancak bulûğ yaşına ayak basmış
bulunuyordum. Ev halkı benim bu gece dolaşmalarımdan telâşa düşmüş olacaklar ki,
arkama, süt kardeşimi taktılar ve kötü bir şey yapıp yapmadığımı öğrenmek
istediler. Bir gece şeyh Hâvend Tahûr mezarının karşısındaydım. Süt kardeşim
çıka geldi. Yanıma gelir gelmez elini elimin üzerine koyup titremeğe başladı.
Kendine garip ve esrarlı şeyler göründüğünü söyledi. Onu eve götürdüm. Evde
yakınlarıma demiş ki: «Artık ondan şüphelenmeyiniz! Bilin ki, o, bizden başka
bir hâle düşmüştür. Karanlık gecede, bir arada on adamın sokulamayacağı mezarlar
başında, kimsesiz, sabaha kadar kalmaktadır.» Bunu öğrendikten sonra ev halkı
benim ilâhî bir hâle tutulduğumu anladılar ve kötü ihtimalleri kafalarından
sildiler.
*
Kendileri anlatıyor :
— Şeyh Ebubekir Şâşî mezarının basındaydım. Bu mezar o kadar heybetli ve korku
verici idi ki, gündüzleri bile yanına yaklaşmaya korkarlardı. Taşkend'te bir
adam vardı ki, bize karşı inat ve inkâr makamındaydı ve bize bir zarar
eriştirmek için fırsat kollamaktaydı. Meğer o gece mahut adam bizi
gözetlemekteymiş.
Ben mezar başında murakabe halindeyken, ödümü patlatmak kasdiyle, birden bir
nâra atıp garip hareketlerde üzerime gelmeğe başladı. Bilmiyordu ki, bende onun
nâra ve hareketlerinden korkacak bir mizaç yoktu. Hiç aldırmadım ve murakabemi
bozmadım. Adam bu hâlimi görünce utandı. Ayağıma kapanarak af diledi; sonra da
bize inananlardan ve yardım edenlerden oldu.
*
Kendileri anlatıyor :
— Bir gece de Şeyh Zeynüddin mezarında oturuyordum. Mezar şehir kenarında ve
tenha bir noktadaydı. Taşkend'te bir deli vardı ki, iri yarı, heykel gibi, bir
şeydi ve o günlerde şehirde birini öldürmüştü. Halk ondan korkar ve göründüğü
yerden uzaklaşırdı. Ben mezar başındayken birden peydahlanıverdi ve haykırdı:
«Kalk, buradan çık, git!» Ben kendisine cevap vermedim, ve murakabemi bozmadım.
Adam ihtarına devam etti. Ben yine aldırmadım. Sıçradı, mezarın başındaki kuru
otları yolup onlardan bir demet yaptı. Mezarın başında yanan feneri açıp otları
tutuşturdu. Maksadı, yanan otları başımın üstüne koymaktı. Bunu yapmak üzere
bana doğru gelirken, ânî bir rüzgâr, elindeki alevli demeti söndürdü. Deli
büsbütün kızdı. Bu defa ağız kavgasına başladı. Bu hâl sabaha kadar sürdü. Gün
ışıldarken, birden, ışık görmüş bir yarasa gibi ortadan kayboldu. Taşkend'e
gitmiş. Sabahın en erken saatinde Taşkend pazarını altüst etmiş. Bir adamı da
öldürmüş... Halk ta üşüşüp sopalarla onu öldürmüş..
*
Kendileri anlatıyor :
— Halk, mezarlardan kendisine bazı şeyler göründüğünü söyler. Bize hiç böyle bir
şey zahir olmadı. Ancak, bir gece Şeyh Hâvend Tahûr hazretlerinin mezarı
başındayken lâhidin üzerinden yere siyah bir şey düşüp yuvarlanmaya başladı,
içime karışık hisler doldu. Oradan çekilip gittim. Bir gece de aynı mezar
başında otururken bir servinin dibinden bir öksürük sesi geldi.
Bu defa oradan kalkıp daha yakın oturdum. Bu kadar mezar gezdiğim hâlde
anlattıklarımdan başka bir şey görmedim.
Kendileri anlatıyor :
— Hoca Abdülhalik Gucdevânî Hazretleri ve bağlıları, çarşı ve pazarda gezerken
halkın ve satıcıların gürültü ve şamataları, kulaklarına zikir gelirmiş.
Zikirden başka hiç bir şey işitmezlermiş. Başlangıç demlerinde zikir bana öyle
hâkim ve galip olmuştu ki, rüzgârın seslerini ve iniltilerini hep zikir diye
işitirdim. Bir gün Semerkant zenginlerinden biri bir düğün yaptı. Bir arkadaşın
ricasiyle düğün yerine yakın bir noktaya gitmiştim. Bütün düğün halkının bağırıp
çağırmaları ve çalgı sesleri bana zikir gibi geldi. Başka bir şey duymuyor,
işitmiyordum. O zamanlar on sekiz yaşlarındaydım.